Enflasyon ile işsizlik arasında doğrudan bir bağ olduğunu söylesem herhalde ilk anda şaşırırdınız. Masanın bir tarafında sokaktaki insanın geçim mücadelesini belirleyen istihdam sayıları, diğer tarafında ise cüzdanımızdaki paranın satın alma gücünü eriten fiyatlar genel düzeyi durur. İlk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünen bu iki kavram, aslında makroekonomik zincirin kopmaz halkalarıdır; öyle ki komşunuzun yeni bir işe girmesi, yarın sabah kahvaltıda içtiğiniz sütün fiyatını doğrudan etkileyebilir.

Eğer iktisat tarihçileri son elli yılda akademisyenlerin ve merkez bankacılarının en çok uykusunu kaçıran konuyu sıralasaydı, liste başında hiç şüphesiz Philips Eğrisi yer alırdı. Albanese William Phillips’in 1958 yılında ortaya koyduğu bu ilişki, ekonomiyi yönetenlerin önüne tek bir soru koydu: “Aynı anda hem sıfır enflasyona hem de sıfır işsizliğe sahip olmak mümkün mü, yoksa ikisinden birinden vazgeçmek zorunda mıyız?”

Gelin, modern merkez bankacılığının haritasını çizen bu hassas terazinin kefelerine birlikte bakalım.

Temel Mantık: Biri Düşerken Diğeri Neden Yükselir?

Tarih 1958. Yeni Zelandalı ekonomist Alban William Phillips, İngiltere ekonomisinin 1861-1957 yılları arasındaki yaklaşık bir asırlık verilerini masaya yatırdı. “Birleşik Krallık’ta İşsizlik ve Parasal Ücret Oranları” üzerine yaptığı bu ampirik inceleme, finans tarihinin en popüler grafiklerinden birini doğurdu: İşsizlik ile enflasyon arasında negatif ve doğrusal olmayan bir ilişki vardı.

Peki, nasıl oluyordu da istihdam artarken fiyatlar genel düzeyi yukarı fırlıyordu? Mekanizma aslında rasyonel bir piyasa dinamiğine dayanıyordu :

  • Talep Patlaması ve İş Gücü Açlığı (Talep Enflasyonu): Ekonominin büyüdüğü dönemlerde şirketlerin üretimi artar ve iş gücüne olan talep yükselir. İşsizlik oranları düştükçe, piyasada kaliteli eleman bulmak zorlaşır.
  • Ücret Savaşları: İşverenler, nitelikli işçileri kapmak veya elindekileri kaçırmamak için daha yüksek ücretler teklif etmek zorunda kalır.
  • Maliyetlerin Fiyatlara Yansıması ve Ücret-Fiyat Sarmalı (Maliyet Enflasyonu): İşçilerin eline geçen para arttıkça tüketim talebi yükselir. Şirketler ise hem artan işçilik maliyetlerini telafi etmek hem de yüksek talebi karşılamak için ürettikleri mal ve hizmetlerin fiyatına zam yapar.

Böylece düşen işsizlik, artan ücretler üzerinden fiyat enflasyonunu tetiklemiş olur. Tam tersi durumda ise; işsizlik yükseldiğinde insanların alım gücü düşer, talep daralır ve şirketler fiyat artışlarını durdurmak hatta indirim yapmak zorunda kalır.

Phillips’in ortaya koyduğu bu dışbükey grafik, dikey eksende Enflasyonu, yatay eksende ise İşsizliği gösteriyordu. Bu keşif, dönemin Keynesyen iktisatçıları için adeta biçilmiş kaftandı. Politikacılara harika bir haber veriyordu: “Eğer işsizliği düşürmek istiyorsanız, bir miktar enflasyona razı olmalısınız. Veya enflasyonu düşürmek istiyorsanız, bir miktar işsizliği göze almalısınız.”

Kısacası Phillips Eğrisi; ekonomiyi yönetenlere iki kötü seçenek sundu ve seçimi onların tercihine bıraktı: Enflasyonun bedeli istihdam, istihdamın bedeli ise enflasyondu.

Ezberlerin Bozulduğu An: 1970’ler ve Stagflasyon

1960’lı yıllara gelindiğinde Phillips Eğrisi, ekonomi yönetimlerinin en sevdiği pusula haline gelmişti. MIT’li ünlü iktisatçılar Paul Samuelson ve Robert Solow, bu analizi bir adım öteye taşıdı. Orijinal modeldeki “ücret artışları” yerine doğrudan “fiyat enflasyonunu” koyarak eğriyi bugün bildiğimiz formuna kavuşturdular.

Politika yapıcılar için mesaj netti: Ekonomiyi bir araba gibi düşünebilir, gaza basarak yani mali ve parasal genişlemeyle birlikte işsizliği düşürebilir; işler kızışınca frene basarak enflasyonu dizginleyebilirlerdi. Bu “dur-kalk” stratejisi ve Keynesyen reçeteler, 1960’lar boyunca Amerikan ekonomisinde harikalar yarattı. Büyüme hızlandı, işsizlik geriledi. Her şey teorideki gibi mükemmel ilerliyordu.

Ancak bu tatlı rüya, 1970’lerin başında sert bir şekilde bitti.

1960’ların sonunda Vietnam Savaşı’nın getirdiği devasa kamu harcamaları ABD’de enflasyonu tırmandırmaya başlamıştı. Fakat asıl darbe dışarıdan geldi:

  • 1973 Petrol Krizi: Arap-İsrail Savaşı sonrası OPEC’in uyguladığı ambargo ile petrol fiyatları bir anda dört katına çıktı.
  • Gıda ve Hammadde Bunalımı: Olumsuz hava koşulları nedeniyle küresel gıda rekoltesi çöktü.

İthal girdilerin ve enerjinin bir anda pahalılaşması, ekonomi dünyasının hiç hesaba katmadığı bir “Arz Şoku” yarattı. Şirketlerin üretim maliyetleri fırladı. Maliyetler artınca şirketler hem ürünlerine zam yapmak hem de masrafları kısmak için işçi çıkarmak zorunda kaldı. Böylelikle politika üretenlerin en büyük iki düşmanı ; enflasyon ve işsizlik aynı anda yaşanmaya başladı.

Phillips Eğrisi’ne göre enflasyon yükselirken işsizliğin düşmesi gerekiyordu. Oysa 1973-1975 yılları arasında ABD ve dünya ekonomisi tam tersi bir felaketi yaşadı: Ekonomi altı çeyrek üst üste küçülürken, enflasyon üç katına çıktı, işsizlik ise %9’lara fırladı.

İktisat literatürü bu yeni kabusla tanıştı: Stagflasyon. Açmak gerekirse ; durgunluk içinde enflasyon.

Ekonominin hem işsizlikten kıvrandığı hem de fiyatların alev alev yandığı bu dönem, Phillips Eğrisi’nin ardındaki “Enflasyon ile işsizlik arasında değişmez bir trade-off vardır” ezberini tamamen yıktı.

Model, talebin canlı olduğu dönemlerde iyi çalışıyordu ancak dışarıdan gelen maliyet şoklarını ve sistemin tıkanmasını açıklamakta çaresiz kalmıştı. İki kötüden birini seçmeye alışkın olan ekonomi politikacıları, birdenbire kendilerini iki kötünün aynı anda yaşandığı bir çıkmazın ortasında buldular.

Beklentiler ve Zaman Boyutu: Friedman’ın Müdahalesi

1970’lerde yaşanan Stagflasyon krizi, iktisatçıların gözünü tek bir gerçeğe çevirdi: Modelde eksik bir parametre vardı; o da insan psikolojisi ve “beklentiler”di.

İşte tam bu noktada, liberal iktisadın efsanevi ismi Milton Friedman ve Edmund Phelps, birbirlerinden bağımsız olarak sahneye çıktı ve iktisat tarihine geçecek o tespiti yaptı:

“Toplumu sürekli ve sistematik olarak aldatamazsınız.”

Friedman, klasik Phillips Eğrisi’nin en büyük hatasını, insanların geleceğe dair enflasyon beklentilerini hesaba katmaması olarak gördü ve şu meşhur ayrımı koydu: Kısa Vade vs. Uzun Vade.

Kısa vade içinde sistem aldanır ama nasıl?

Hükümetlerin işsizliği düşürmek için matbaayı çalıştırıp piyasaya para sürdüğünü hayal edin:

  • Parasal Yanılsama: Piyasada para çoğalınca şirketlerin satışı artar, işçilerin ise nominal (rakamsal) ücretleri yükselir. İnsanlar daha çok kazandıklarını sanarak harcama yapmaya, çalışmayanlar işe girmeye başlar.
  • Kısa Vadeli Zafer: Gerçekleşen enflasyon, beklenen enflasyonu aşar. İşsizlik geçici olarak düşer (%3 gibi seviyelere geriler). Klasik Phillips Eğrisi kısa vadede çalışmış gibi görünür.

Uzun vade içinde ise halk bu illüzyondan uyanır ve bu tatlı rüya uzun sürmez. Zamanla çalışanlar ve şirketler, ellerine geçen fazla paranın aslında enflasyon karşısında eridiğini, satın alma güçlerinin artmadığını fark ederler. Adaptif/Uyarlanabilir Beklentiler kavramı işte burada devreye girer.

  • Zam Talebi ve Geri Çekilme: Çalışanlar kaybettikleri alım gücünü geri almak için daha yüksek zam talep eder veya işten ayrılır. Şirketler maliyet artışları nedeniyle üretimi tekrar kısar.
  • Başa Dönüş: İşsizlik eninde sonunda tekrar kendi “doğal” seviyesine (Doğal İşsizlik Oranı / NAIRU) geri döner.

Geriye ne mi kalır? İşsizlik yine aynı seviyededir, ama artık kalıcı olarak daha yüksek bir enflasyon oranımız vardır!

Lucas ve Rasyonel Beklentiler’e göre ise insanlar aynı hatayı iki kez yapmaz.

İlerleyen yıllarda Robert Lucas bu analizi bir adım daha ileri taşıyarak “Rasyonel Beklentiler” hipotezini ortaya attı. Lucas’a göre rasyonel bireyler geçmiş hatalarından ders çıkarır; devletin gaza basıp enflasyon yaratacağını anladığı an davranışlarını anında değiştirir. Yani hükümetlerin gaza basması, kısa vadede bile işsizliği düşürmeye yetmez; sadece enflasyonu patlatır.

Friedman ve Phelps’in bu müdahalesi, Phillips Eğrisi’ni yatay düzlemde kayan, uzun vadede ise tamamen dikey yani işsizliğe etki edemeyen bir çizgiye dönüştürdü.

Politikacılara verilen mesaj netti: Sürekli para basarak işsizliği kalıcı olarak düşüremezsiniz. Enflasyonun bedeli ödenmeden sürdürülebilir bir istihdam yaratılamaz.

Philips Eğrisi Neden Düzleşti ve Bugün Ne Anlama Geliyor?

Görüldüğü gibi, iktisadın en temel ilkeleri arasında yer alan enflasyon-işsizlik değiş-tokuşunu açıklayan farklı teoriler mevcuttur. Tüm bu yaklaşımların kesiştiği ortak payda; para politikasının işsizliği kısa dönemde geçici olarak etkileyebilirken, uzun dönemde asıl olarak enflasyon seviyesini belirleyeceği hususudur. Günümüzde bu ilişkinin teorik temelleri geçmişe kıyasla çok daha iyi anlaşılmış durumdadır. Özellikle fiyat rijitliği gibi kavramlar, toplumların neden kısa vadede böyle bir ikilemle karşı karşıya kaldığını başarılı bir şekilde açıklar. Bu açıdan Yeni Keynesyen modellerin, klasik veya monetarist yaklaşımlara kıyasla gerçek hayata daha yakın durduğunu söyleyebiliriz.

Ancak enflasyon ile işsizlik arasındaki o dinamik bağ, ekonomi dünyasında gizemini korumaya devam ediyor. 1980’lerden itibaren doğal işsizlik oranı yerine kullanılmaya başlanan NAIRU kavramı ve işsizliğin geçmiş seviyelerine bağımlı olarak kalıcılaşabileceğini savunan “histerezis” etkisi, doğal oran hipotezine dair yanıt bekleyen yeni sorular türetmiştir.

2000’li yıllara gelindiğinde ise grafiklerde bambaşka bir kırılma yaşandı: İşsizlik rekor seviyelerde düşmesine rağmen enflasyon bir türlü yukarı fırlamadı, yani eğri adeta yataylaşarak düzleşti.

Bu düzleşmenin arkasında küresel ekonominin değişen yapısı yatıyor. Çin ve gelişmekte olan ülkelerin küresel üretim zincirlerine entegre olması yerel iş gücünün pazarlık gücünü kırarken; e-ticaret, otomasyon ve dijitalleşmenin yarattığı şeffaflık şirketlerin kolayca zam yapmasını engelledi. Aynı zamanda bağımsızlaşan merkez bankalarının kararlı duruşu, toplumun enflasyon beklentilerini %2 bandına çapaladı. Böylece dinamik fiyat ayarlama modellerinin sunduğu Yeni Keynesyen Phillips Eğrisi, teorik üstünlüklerine rağmen modern piyasa gerçekleriyle her zaman tam uyum sağlayamamış ve analistleri yeni teoriler aramaya yöneltmiştir.

Piyasa takipçisi ve rasyonel bir okuyucu için bu tarihsel dönüşümün sunduğu en büyük ders ; Alban William Phillips’in bir asır önceki verilerle çizdiği o basit hat, bugün küreselleşme ve teknolojiyle kabuk değiştirmiş olabilir. Ancak Fed veya TCMB gibi kurumların faiz politikasını okurken sadece açıklanan anlık işsizlik verilerine bakmak yetersizdir. Asıl bakılması gereken nokta; toplumun geleceğe dair enflasyon beklentileri, küresel arz koşulları ve ekonomideki histerezis izleridir. Çünkü makroekonomi sadece denklemlerden ibaret değildir; rasyonel beklentilerin ve değişen dünya dinamiklerinin canlı bir yansımasıdır.

Yorum bırakın